İçeriğe geç
NevaTeach Ücretsiz başla

A1 · A2 · B1

Havaalanı & Uçuş İngilizcesi kelimeler ve örnek cümleler

Havaalanı & Uçuş ortamında en çok ihtiyaç duyacağın 57 kelime, seviyeye göre sıralı. Her kelimenin Türkçe anlamı, okunuşu ve gerçek bir örnek cümlesi var.

A1 · Başlangıç 10 kelime

flight /flaɪt/ flayt isim
uçuş
  • My flight leaves at six in the morning.Uçuşum sabah altıda kalkıyor.
  • We booked the evening flight to London.Londra'ya akşam uçuşu için rezervasyon yaptık.
passport /ˈpæsˌpɔɹt/ PES-port isim
pasaport
  • I always keep my passport safe.Pasaportumu her zaman güvenli tutarım.
  • My passport expired last month.Pasaportumun süresi geçen ay doldu.
ticket /ˈtɪkət/ TI-kıt isim
bilet
  • My ticket is in my bag.Biletim çantamda.
  • I bought my ticket online yesterday.Biletimi dün çevrimiçi aldım.
land /lænd/ lend fiil
iniş yapmak
  • We landed thirty minutes late.Otuz dakika geç indik.
  • The plane lands at the main airport.Uçak ana havaalanına iniyor.
hand luggage /hænd ˈlʌɡədʒ/ hend LA-gıc kalıp
el bagajı
  • Only one piece of hand luggage is allowed.Sadece bir parça el bagajına izin veriliyor.
  • I packed everything in hand luggage.Her şeyi el bagajıma yerleştirdim.
check-in desk /tʃɛk ɪn dɛsk/ çek in desk kalıp
kontuar; check-in bankosu
  • The check-in desk closes forty minutes before departure.Check-in bankosu kalkıştan kırk dakika önce kapanıyor.
  • I waited for thirty minutes at the check-in desk.Check-in bankosunda otuz dakika bekledim.
take off /teɪk ɔf/ teyk of kalıp
kalkış yapmak
  • The plane took off an hour late.Uçak bir saat geç kalktı.
  • We took off on time.Zamanında kalkış yaptık.
on time /ɑn taɪm/ an taym kalıp
zamanında
  • The train was on time for once.Tren bir kez olsun zamanındaydı.
  • My flight departed late but arrived on time.Uçağım geç kalktı ama zamanında vardı.
airport /ˈɛrpɔːrt/ ER-port isim
havaalanı
plane /pleɪn/ PLEYN isim
uçak
  • I take a plane to go to Italy.İtalya'ya uçakla giderim.
  • The plane is very fast.Uçak çok hızlı.

A2 · Temel 7 kelime

gate /ɡeɪt/ geyt isim
kapı (uçuş)
  • My gate is number eight.Biniş kapım sekiz numara.
  • The gate was crowded at boarding.Biniş sırasında kapı çok kalabalıktı.
seat /sit/ sit isim
koltuk
  • I always ask for a window seat.Her zaman cam kenarı koltuk isterim.
  • My seat is in the back of the plane.Koltuğum uçağın arkasında.
board /bɔɹd/ bord fiil
uçağa binmek
  • They are boarding at gate five now.Şimdi beş numaralı kapıdan biniş yapıyorlar.
  • We will board in twenty minutes.Yirmi dakika sonra uçağa bineceğiz.
heavy /ˈhɛvi/ HE-vi sıfat
ağır
  • This box is too heavy to carry alone.Bu kutu tek başına taşınamayacak kadar ağır.
  • My bag is very heavy with books.İçindeki kitaplar yüzünden çantam çok ağır.
boarding pass /ˈbɔɹdɪŋ pæs/ BOR-ding pes kalıp
biniş kartı
  • I printed my boarding pass at the hotel.Biniş kartımı otelde yazdırdım.
  • My boarding pass is on my phone.Biniş kartım telefonumda.
window seat /ˈwɪndoʊ sit/ WIN-dou sit kalıp
cam kenarı koltuk
  • I always prefer a window seat.Her zaman cam kenarı koltuğu tercih ederim.
  • The window seat offers a beautiful view.Cam kenarı koltuk güzel bir manzara sunuyor.
airline /ˈerlaɪn/ ER-layn isim
havayolu
  • I like this airline.Bu havayolu şirketini seviyorum.
  • My airline is very cheap.Uçtuğum havayolu şirketinin biletleri çok ucuz.

B1 · Orta 40 kelime

suitcase /ˈsutˌkeɪs/ SUT-keys isim
valiz
  • My suitcase is blue with white stripes.Valizim mavi, beyaz çizgili.
  • I packed my suitcase yesterday evening.Valizimi dün akşam hazırladım.
delay /dɪˈleɪ/ di-LEY isim
gecikme; geciktirmek
  • There is a two-hour delay because of storms.Fırtınalar nedeniyle iki saatlik gecikme var.
  • The delay was unexpected and frustrating.Gecikme beklenmedik ve sinir bozucuydu.
departure /dɪˈpɑɹtʃɚ/ di-PAR-çır isim
kalkış
  • Departure is from terminal two.Kalkış iki numaralı terminalden.
  • We arrived early for the departure.Kalkış için erkenden vardık.
arrival /ɚˈaɪvəl/ ır-AY-vıl isim
varış
  • I will wait for you in the arrival hall.Seni varış salonunda bekleyeceğim.
  • The arrival was on time despite the delay.Gecikmeye rağmen varış zamanında oldu.
security /sɪˈkjʊɹəti/ si-KYU-rı-ti isim
güvenlik
  • Security requires removing your belt and shoes.Güvenlik kontrolünde kemerinizi ve ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyor.
  • I always go through security quickly.Güvenlikten her zaman hızlı geçerim.
cancel /ˈkænsəl/ KEN-sıl fiil
iptal etmek
  • I need to cancel my booking.Rezervasyonumu iptal etmem gerekiyor.
  • They cancelled the flight due to weather.Hava yüzünden uçuşu iptal ettiler.
terminal /ˈtɝmənəl/ TIR-mı-nıl isim
terminal
  • Terminal one is closed for repairs.Bir numaralı terminal tadilat için kapalı.
  • My flight departs from terminal three.Uçuşum terminal üçten kalkıyor.
customs /ˈkʌstəmz/ KAS-tımz isim
gümrük
  • They stopped me at customs for inspection.Kontrol için beni gümrükte durdurdular.
  • I had nothing to declare at customs.Gümrükte beyan edecek bir şeyim yoktu.
aisle /aɪl/ ayl isim
koridor (uçak)
  • I always choose an aisle seat.Her zaman koridor koltuğu seçerim.
  • The aisle seat gives easy access to the bathroom.Koridor koltuğu tuvalete kolay erişim sağlıyor.
connection /kəˈnɛkʃən/ kı-NEK-şın isim
aktarma; bağlantı uçuşu
  • We missed our connection because of the delay.Gecikme yüzünden aktarmamızı kaçırdık.
  • My connection is in Istanbul.Aktarmam İstanbul'da.
announcement /əˈnaʊnsmənt/ ı-NAUNS-mınt isim
anons
  • There was an announcement about our gate.Kapımızla ilgili bir anons vardı.
  • I missed the boarding announcement.Biniş anonsunu kaçırdım.
baggage claim /ˈbæɡədʒ kleɪm/ BE-gıc kleym kalıp
bagaj teslim
  • I waited at baggage claim for an hour.Bagaj teslim alanında bir saat bekledim.
  • Our luggage appeared at baggage claim quickly.Bagajımız bagaj teslim alanında çabuk ortaya çıktı.
declare /dɪˈklɛɹ/ di-KLER fiil
beyan etmek
  • I have nothing to declare.Beyan edecek bir şeyim yok.
  • Customs asked me to declare my luggage.Gümrük bagajımı beyan etmemi istedi.
transfer /tɹænsˈfɝ/ trens-FIR isim
transfer; aktarma
  • Our transfer was waiting outside.Transfer aracımız dışarıda bekliyordu.
  • The hotel arranged a transfer for us.Otel bize transfer ayarladı.
layover /ˈleɪˌoʊvɚ/ LEY-ou-vır isim
aktarma beklemesi
  • We have a two-hour layover before boarding.Bir sonraki uçağa binmeden önce aktarmada iki saat bekleyeceğiz.
  • The layover was not long enough.Aktarmadaki bekleme süresi yeterli değildi.
visa /ˈvizə/ VI-zı isim
vize
  • I applied for a visa last month.Geçen ay vize başvurusu yaptım.
  • The visa was approved quickly.Vize hızlı onaylandı.
lost property /lɔst ˈpɹɑpɚti/ lost PRA-pır-ti kalıp
kayıp eşya bürosu
  • I reported my missing luggage to lost property.Kayıp bagajımı kayıp eşya bürosuna bildirdim.
  • The lost property office found my wallet.Kayıp eşya bürosu cüzdanımı buldu.
liquid /ˈlɪkwəd/ LI-kwıd isim
sıvı
  • You cannot carry more than one hundred ml of liquid.Yüz mililitreden fazla sıvı taşıyamazsınız.
  • I forgot I had liquid in my bag.Çantamda sıvı olduğunu unuttum.
tray /tɹeɪ/ trey isim
tepsi
  • The flight attendant brought the tray.Kabin görevlisi tepsiyi getirdi.
  • I placed the tray on the seat in front of me.Tepsiyi önümdeki koltuğun üzerine koydum.
scale /skeɪl/ skeyl isim
terazi
  • The baggage scale shows overweight luggage.Bagaj terazisi bagajın ağırlık sınırını aştığını gösteriyor.
  • I put my luggage on the scale.Bagajımı teraziye koydum.
security check /sɪˈkjʊɹəti tʃɛk/ si-KYU-rı-ti çek kalıp
güvenlik kontrolü
  • The security check took thirty minutes.Güvenlik kontrolü otuz dakika sürdü.
  • I went through security check twice.Güvenlik kontrolünden iki kez geçtim.
duty free /ˈduti fɹi/ DU-ti fri kalıp
gümrüksüz satış alanı
  • I bought some perfume at duty free.Duty free'de biraz parfüm aldım.
  • Duty free had good prices on watches.Vergisiz satış mağazasında saatlerin fiyatları uygundu.
overbooked /ˈoʊvɚˌbʊkt/ OU-vır-bukt sıfat
kapasite üstü satılmış
  • The flight was overbooked so they moved us to another flight.Uçuşta koltuk sayısından fazla bilet satıldığı için bizi başka bir uçuşa aldılar.
  • We knew the flight might be overbooked.Uçuşta koltuk sayısından fazla bilet satılabileceğini biliyorduk.
compensation /ˌkɑmpənˈseɪʃən/ kam-pın-SEY-şın isim
tazminat
  • We received compensation for the long delay.Uzun gecikme için tazminat aldık.
  • The airline offered compensation in the form of vouchers.Havayolu şirketi kupon şeklinde tazminat teklif etti.
boarding /ˈbɔɹdɪŋ/ BOR-ding isim
biniş
  • Boarding closes twenty minutes before takeoff.Uçağa biniş, kalkıştan yirmi dakika önce sona eriyor.
  • The boarding pass is required for every passenger.Her yolcu için biniş kartı gereklidir.
excess baggage /ˈɛkˌsɛs ˈbæɡədʒ/ EK-ses BE-gıc kalıp
fazla bagaj
  • I paid forty euros for excess baggage.Fazla bagaj için kırk euro ödedim.
  • Excess baggage fees are quite expensive these days.Fazla bagaj ücretleri günümüzde oldukça pahalı.
in transit /ɪn ˈtɹænzɪt/ in TREN-zit kalıp
transit geçişte
  • We are in transit for four hours here.Burada aktarma sırasında dört saat bekliyoruz.
  • Passengers in transit have limited access to shops.Aktarma yapan yolcuların mağazalara erişimi sınırlı.
reschedule /ɹisˈkɛdʒul/ ris-KE-cul fiil
yeniden planlamak
  • They rescheduled the flight without telling us.Uçuşu bize söylemeden yeniden planladılar.
  • We asked to reschedule our booking immediately.Rezervasyonumuzun tarihinin hemen değiştirilmesini istedik.
turbulence /ˈtɝbjələns/ TIR-byı-lıns isim
türbülans; hava akımı
  • There was quite a lot of turbulence today.Bugün oldukça fazla türbülans vardı.
  • The turbulence made everyone uncomfortable on board.Türbülans uçakta herkesi rahatsız etti.
diverted /daɪˈvɝtɪd/ day-VIR-tid sıfat
yön değiştirmiş; başka yere yönlendirilmiş
  • We were diverted to another airport due to weather.Hava nedeniyle başka bir havaalanına yönlendirildik.
  • The flight was diverted from the original route.Uçuşun rotası değiştirilerek farklı bir güzergâha yönlendirildi.
standby /ˈstændˌbaɪ/ STEND-bay isim
yedek (yolcu listesi)
  • I put my name on the standby list.Adımı bekleme listesine yazdırdım.
  • Standby passengers have a lower chance of flying.Bekleme listesindeki yolcuların uçma şansı daha düşüktür.
priority boarding /pɹaɪˈɔɹəti ˈbɔɹdɪŋ/ pray-O-rı-ti BOR-ding kalıp
öncelikli biniş
  • Business class passengers have priority boarding.Business sınıfı yolcuların öncelikli biniş hakkı vardır.
  • Priority boarding saves time at the airport.Öncelikli biniş havaalanında zaman tasarrufu sağlar.
legroom /ləˈɡɹum/ lı-GRUM isim
bacak mesafesi
  • The legroom in first class is much better.Birinci sınıfta bacak mesafesi çok daha iyi.
  • Legroom became smaller on modern aircraft.Modern uçaklarda bacak mesafesi daraldı.
stopover /ˈstɑˌpoʊvɚ/ STA-pou-vır isim
aktarma; arada durmak
  • We have a four-hour stopover in Dubai.Dubai'de dört saatlik bir ara duraklamamız var.
  • The stopover allowed us to rest before continuing.Ara duraklama, yolculuğa devam etmeden önce dinlenmemizi sağladı.
immigration /ˌɪməˈɡɹeɪʃən/ i-mı-GREY-şın isim
göçmenlik; iç işleri
  • Immigration control was quite quick this morning.Bu sabah pasaport kontrolü oldukça hızlıydı.
  • I passed immigration without showing extra documents.Ek belge göstermeden pasaport kontrolünden geçtim.
duty-free /ˈduti fɹi/ DU-ti fri sıfat
gümrük vergisiz (alışveriş)
  • I always buy duty-free perfume when traveling.Seyahat ederken her zaman vergisiz parfüm alırım.
  • The duty-free shop had a good selection of watches.Vergisiz satış mağazasında güzel bir saat seçkisi vardı.
cabin crew /ˈkæbən kɹu/ KE-bın kru kalıp
kabin görevlileri
  • The cabin crew offered us drinks and snacks throughout the flight.Kabin görevlileri uçuş boyunca bize içecek ve atıştırmalık ikram etti.
  • Our cabin crew was very attentive and helpful today.Bugün kabin görevlilerimiz çok ilgili ve yardımseverdi.
emergency slide /ɪˈmɝdʒənsi slaɪd/ i-MIR-cın-si slayd kalıp
acil kaydırma sistemi
  • All passengers must know where the emergency slides are.Bütün yolcular acil tahliye kaydıraklarının nerede olduğunu bilmelidir.
  • The emergency slides are stored under each exit door.Acil tahliye kaydırakları her çıkış kapısının altında saklanır.
fasten /ˈfæsənd/ FE-sınd fiil fastened / fastened
bağlamak; tutturmak
  • She fastened her bag with a belt.Çantasını bir kemerle bağladı.
  • The boy fastened his coat before going out.Çocuk dışarı çıkmadan önce paltosunu ilikledi.
restriction /ɹisˈtɹɪkʃənz/ ris-TRIK-şınz isim
sınırlama; kısıtlama
  • The airline has strict restrictions about luggage weight.Havayolu şirketi bagaj ağırlığı hakkında katı kurallar koyuyor.
  • There are no restrictions on using your phone during the flight.Uçuş sırasında telefon kullanmanın hiçbir kısıtlaması yok.