İçeriğe geç
NevaTeach Ücretsiz başla

A1 · A2 · B1

Tanışma & Sohbet İngilizcesi kelimeler ve örnek cümleler

Tanışma & Sohbet ortamında en çok ihtiyaç duyacağın 144 kelime, seviyeye göre sıralı. Her kelimenin Türkçe anlamı, okunuşu ve gerçek bir örnek cümlesi var.

A1 · Başlangıç 94 kelime

hello /həˈloʊ/ hı-LOU ünlem
merhaba
  • Hello, my name is Deniz.Merhaba, benim adım Deniz.
  • He said hello to me at the cafe.Kafede bana merhaba dedi.
goodbye /ˌɡʊdˈbaɪ/ gud-BAY ünlem
hoşça kal; güle güle
  • I said goodbye and left the room.Hoşça kal deyip odadan çıktım.
  • She waves and says goodbye at the door.Kapıda elini sallayıp güle güle diyor.
please /pliz/ pliz zarf
lütfen
  • Two coffees, please.İki kahve, lütfen.
  • Please wait a moment.Lütfen bir an bekle.
thank you /θæŋk ju/ thengk yu kalıp
teşekkür ederim
  • Thank you for your help.Yardımınız için teşekkür ederim.
  • She said thank you and left quickly.Teşekkür etti ve çabuk gitti.
sorry /ˈsɑɹi/ SA-ri sıfat
üzgünüm; özür dilerim
  • I am sorry, I did not understand.Özür dilerim, anlamadım.
  • He said he was very sorry about the noise.Gürültü için çok üzgün olduğunu söyledi.
name /neɪm/ neym isim
isim; ad
  • My name is on the list.Adım listede.
  • His name is Ahmed.Onun adı Ahmed.
meet /mit/ mit fiil met / met
tanışmak; buluşmak
  • Nice to meet you.Tanıştığımıza memnun oldum.
  • I met her last summer.Onunla geçen yaz tanıştım.
friend /fɹɛnd/ frend isim
arkadaş
  • I am travelling with a friend.Bir arkadaşımla seyahat ediyorum.
  • My friend works at the hospital.Arkadaşım hastanede çalışıyor.
understand /ˌʌndɚsˈtænd/ an-dırs-TEND fiil understood / understood
anlamak
  • Sorry, I do not understand you.Kusura bakmayın, sizi anlamıyorum.
  • I finally understand what you mean.Sonunda ne demek istediğini anladım.
repeat /ɹɪˈpit/ ri-PIT fiil
tekrarlamak
  • I will repeat the address for you.Adresi senin için tekrar edeceğim.
  • She repeated the sentence three times.Cümleyi üç kez tekrar etti.
speak /spik/ spik fiil spoke / spoken
konuşmak
  • I speak a little English.Biraz İngilizce konuşuyorum.
  • She speaks three languages fluently.Üç dil akıcı şekilde konuşuyor.
welcome /ˈwɛlkəm/ WEL-kım ünlem
hoş geldiniz; rica ederim
  • Welcome to Istanbul!İstanbul'a hoş geldiniz!
  • We welcome all our guests warmly.Tüm misafirlerimizi sıcakça karşılıyoruz.
from /fɹʌm/ fram edat
-den; -dan
  • I am from Turkey.Ben Türkiye'denim.
  • She comes from London.O Londra'dan geliyor.
live /laɪv/ layv fiil
yaşamak; oturmak
  • We live near the city centre.Şehir merkezine yakın oturuyoruz.
  • They lived in that house for twenty years.O evde yirmi yıl yaşadılar.
again /əˈɡɛn/ ı-GEN zarf
tekrar; yine
  • I will call you again tomorrow.Yarın seni tekrar arayacağım.
  • She came again and stayed longer.Yine geldi ve daha uzun kaldı.
nice /naɪs/ nays sıfat
güzel; hoş
  • It is a nice place to sit.Oturmak için güzel bir yer.
  • That is a nice dress.Çok güzel bir elbise.
of course /ʌv kɔɹs/ av kors kalıp
tabii ki; elbette
  • Of course, you can sit here.Tabii ki, buraya oturabilirsiniz.
  • Of course I will help you.Tabii ki sana yardım edeceğim.
help /hɛlp/ help fiil
yardım; yardım etmek
  • I need help with my bags.Çantalarım için yardıma ihtiyacım var.
  • She helped me find the right direction.Doğru yönü bulmamda yardım etti.
How are you doing /haʊ ɑɹ ju ˈduɪŋ/ hau ar yu DU-ing kalıp
Nasıl gidiyor
  • How are you doing? It's been a while.Nasıl gidiyor? Bir süredir görüşmemişiz.
  • I am doing fine, thanks for asking.İyiyim, sorduğun için sağ ol.
by the way /baɪ ðə weɪ/ bay thı wey kalıp
bu arada
  • By the way, the shop closes at six.Bu arada, dükkan altıda kapanıyor.
  • By the way, I forgot to tell you something.Bu arada, sana bir şey söylemeyi unuttum.
I would like /aɪ wʊd laɪk/ ay wud layk kalıp
istiyorum (nazik)
  • I would like a room with a shower.Duşlu bir oda istiyorum.
  • I'd like to order the fish, please.Balık sipariş etmek istiyorum, lütfen.
no problem /noʊ ˈpɹɑbləm/ nou PRA-blım kalıp
sorun değil
  • No problem, take your time.Sorun değil, acele etme.
  • No problem at all, just let me know.Hiç sorun değil, bana haber vermen yeterli.
see you later /si ju ˈleɪtɚ/ si yu LEY-tır kalıp
sonra görüşürüz
  • See you later at the hotel.Sonra otelde görüşürüz.
  • See you later; I need to go now.Sonra görüşürüz; şimdi gitmem gerekiyor.
agree /əˈɡɹi/ ı-GRI fiil
katılmak; hemfikir olmak
  • I agree, the food was excellent.Katılıyorum, yemek mükemmeldi.
  • I agree with your suggestion.Önerine katılıyorum.
prefer /pɹəˈfɝ/ prı-FIR fiil
tercih etmek
  • I prefer tea to coffee in the morning.Sabahları kahve yerine çayı tercih ederim.
  • She prefers staying in hotels to camping.O, kamp yapmaktansa otellerde kalmayı tercih ediyor.
as far as I know /æz fɑɹ æz aɪ noʊ/ ez far ez ay nou kalıp
bildiğim kadarıyla
  • As far as I know the shop opens at nine every day.Bildiğim kadarıyla dükkan her gün dokuzda açılıyor.
  • As far as I know they don't accept credit cards here.Bildiğim kadarıyla burada kredi kartı kabul etmiyorlar.
it depends /ɪt dɪˈpɛndz/ it di-PENDZ kalıp
duruma bağlı
  • It depends on the traffic; we might be late.Trafiğe bağlı; geç kalabiliriz.
  • It depends on the season and time of day.Mevsime ve günün saatine bağlı.
I am not sure /aɪ æm nɑt ʃʊɹ/ ay em nat şur kalıp
emin değilim
  • I am not sure this is the right stop for us.Burasının bizim için doğru durak olduğundan emin değilim.
  • I am not sure if they can deliver it today.Bugün teslim edip edemeyeceklerinden emin değilim.
in fact /ɪn fækt/ in fekt kalıp
aslına bakarsan
  • In fact, I have already paid for it online.Aslına bakarsan parasını zaten internetten ödedim.
  • In fact, they don't accept reservations after six.Aslına bakarsan altıdan sonra rezervasyon kabul etmiyorlar.
guess what /ɡɛs wʌt/ ges wat kalıp
ne biliyor musun; tahmin et
  • Guess what, we are going to London!Ne oldu biliyor musun? Londra'ya gidiyoruz!
  • Guess what happened to me this morning.Bil bakalım bu sabah başıma ne geldi.
no way /noʊ weɪ/ nou wey kalıp
hiç olmaz; imkansız
  • Are they closing the shop? No way!Dükkânı mı kapatıyorlar? Yok artık!
  • No way would I pay that much for a shirt.Bir gömleğe o kadar para vermem, asla.
up to you /ʌp tu ju/ ap tu yu kalıp
senin seçimin
  • Shall we eat here or there? Up to you.Burada mı yoksa orada mı yiyelim? Senin seçimin.
  • What time to meet is up to you.Buluşma saati senin seçimin.
kind of /kaɪnd ʌv/ kaynd av kalıp
bir bakıma; aşağı yukarı
  • The weather is kind of cold today.Hava bugün biraz soğuk.
  • It is kind of strange that nobody called.Kimsenin aramaması biraz garip.
what about /wʌt əˈbaʊt/ wat ı-BAUT kalıp
ya ... ya da...; ... hakkında ne dersin
  • I asked, 'What about the additional fees?''Peki ya ek ücretler?' diye sordum.
  • She asked, 'What about the payment terms?''Peki ya ödeme koşulları?' diye sordu.
how come /haʊ kʌm/ hau kam kalıp
nasıl oldu da; neden
  • She explained how come the project was delayed.Projenin neden geciktiğini açıkladı.
  • Nobody could explain how come the files disappeared.Dosyaların neden kaybolduğunu kimse açıklayamadı.
turn out /tɝn aʊt/ tırn aut kalıp
ortaya çıkmak; sonuçta
  • The movie turned out to be really good.Film sonuçta gerçekten iyiydi.
  • Things turned out exactly as we hoped.İşler tam da umduğumuz gibi sonuçlandı.
bring up /bɹɪŋ ʌp/ bring ap kalıp
konu açmak; dile getirmek
  • He brought up a good point during the meeting.Toplantıda yerinde bir noktaya değindi.
  • She is always bringing up old mistakes.Sürekli eski hataları gündeme getiriyor.
come across /kʌm əˈkɹɔs/ kam ı-KROS kalıp
karşılaşmak; intiba bırakmak
  • She comes across as very confident.Kendine çok güvenen biri izlenimi veriyor.
  • I came across an old friend yesterday.Dün eski bir arkadaşla karşılaştım.
put up with /pʊt ʌp wɪð/ put ap with kalıp
katlanmak; tolere etmek
  • I cannot put up with this any longer.Buna daha fazla katlanamam.
  • She put up with his behavior for years.Yıllarca onun davranışına katlandı.
work out /wɝk aʊt/ wırk aut kalıp
çalışmak; halletmek; egzersiz
  • I hope things work out for you.Umarım işler senin için yolunda gider.
  • The deal worked out perfectly for both sides.Anlaşma her iki taraf için mükemmelen işe yaradı.
feel like /fil laɪk/ fil layk kalıp
... istiyorum (hissetmek); sanki
  • I feel like I have seen this before.Sanki bunu daha önce görmüş gibiyim.
  • She feels like she is not making progress.İlerleme kaydedemiyormuş gibi hissediyor.
long /lɔːŋ/ LONG sıfat
uzun
new /njuː/ NYU sıfat
yeni
good /ɡʊd/ GÜD sıfat
iyi
want /wɑːnt/ WANT fiil
istemek
  • I want to sleep now.Şimdi uyumak istiyorum.
  • My mother wants a new car.Annem yeni bir araba istiyor.
think /θɪŋk/ thıŋk fiil thought / thought
düşünmek
  • I think it is nice.Bunun güzel olduğunu düşünüyorum.
  • She thinks this is fun.O bunun eğlenceli olduğunu düşünüyor.
find /faɪnd/ FAYND fiil found / found
bulmak
quickly /ˈkwɪkli/ KWIK-li zarf
hızlı bir şekilde; çabuk
best /best/ BEST sıfat
en iyi
  • This is the best time.Bu en iyi zaman.
  • My best friend is here.Benim en iyi arkadaşım burada.
say /seɪ/ SEY fiil said / said
söylemek
important /ɪmˈpɔːrtənt/ ım-POR-tınt sıfat
önemli
big /bɪɡ/ BIG sıfat
büyük
different /ˈdɪfərənt/ DIF-ə-rənt sıfat
farklı; değişik
give /ɡɪv/ GIV fiil gave / given
vermek
tonight /təˈnaɪt/ tı-NAIT zarf
bu gece
beautiful /ˈbjuːtɪfl/ BYU-tı-fıl sıfat
güzel
high /haɪ/ HAI sıfat
yüksek
hard /hɑːrd/ HARD sıfat
sert; zor
same /seɪm/ SEYM sıfat
aynı
  • We wear the same uniform at school.Okulda hepimiz aynı üniformayı giyiyoruz.
  • My sister and I have the same eyes.Kız kardeşimle aynı gözlerimiz var.
start /stɑːrt/ START fiil
başlamak; başlangıç
tell /tɛl/ TEL fiil told / told
söylemek; anlatmak
person /ˈpɜːrsn/ PÖR-sın isim
kişi; insan
  • My father is a good person.Babam iyi bir insan.
  • That person works here.O kişi burada çalışıyor.
bad /bæd/ BAD sıfat
kötü; fena
special /ˈspeʃəl/ SPE-şıl sıfat
özel; hususi
news /njuːz/ nyuz isim
haber
show /ʃoʊ/ şou fiil
göstermek; sahne
perfect /ˈpɜrfɪkt/ PER-fikt sıfat
mükemmel; kusursuz
common /ˈkɑmən/ KA-mın sıfat
ortak; yaygın; sık
  • Rain is very common here.Yağmur burada çok sık yağar.
  • My friend has a common job.Arkadaşımın işi yaygın bir meslek.
easy /ˈiːzi/ I-zi sıfat
kolay
  • This book is very easy.Bu kitap çok kolay.
  • The game is easy for me.Oyun benim için kolay.
hear /hɪr/ HIR fiil heard / heard
duymak
  • I hear a dog barking outside.Dışarıda bir köpeğin havladığını duyuyorum.
  • She hears her mother calling her name.Annesinin ona adıyla seslendiğini duyuyor.
mean /miːn/ MIN fiil meant / meant
anlamına gelmek; demek istenmek
  • That word means 'big'.O kelime 'büyük' anlamına geliyor.
  • This means you are happy.Bu, mutlu olduğun anlamına geliyor.
strong /strɔŋ/ STRONG sıfat
güçlü; kuvvetli; sağlam
  • My arms are very strong.Kollarım çok güçlü.
  • This rope is strong.Bu ip sağlam.
possible /ˈpɑsəbl/ PA-sıbıl sıfat
mümkün; olası
talk /tɔk/ TOK fiil
konuşmak; sohbet etmek
life /laɪf/ LAYF isim
hayat; yaşam
own /oʊn/ OWN sıfat
kendi; sahip olmak
  • I own a small cat.Benim küçük bir kedim var.
  • She owns two bikes.Onun iki bisikleti vardır.
happen /ˈhæpən/ HA-pın fiil
olmak; meydana gelmek
  • Bad things happen sometimes.Bazen kötü şeyler olur.
  • I don't know what will happen.Ne olacağını bilmiyorum.
line /laɪn/ LAYN isim
çizgi; sıra
  • Please stand in line here.Lütfen burada sıraya dizil.
  • I drew a red line in my book.Kitabıma kırmızı bir çizgi çizdim.
join /dʒɔɪn/ COYN fiil
katılmak; birleşmek
modern /ˈmɑːdərn/ MO-dırn sıfat
modern; çağdaş
thing /θɪŋ/ thıNG isim
şey; nesne
quick /kwɪk/ KWIK sıfat
hızlı
  • My internet is very quick.İnternetim çok hızlı.
  • She is a quick runner.O hızlı bir koşucu.
poor /pʊr/ PUR sıfat
fakir; kötü; zavallı
become /bɪˈkʌm/ bı-KAM fiil became / become
olmak; değişmek
  • She will become a nurse soon.Yakında hemşire olacak.
  • He became very angry yesterday.Dün çok kızdı.
white /waɪt/ WAIT sıfat
beyaz
  • My bed is white.Benim yatağım beyaz.
  • I have a white cat.Beyaz bir kedim var.
man /mæn/ MÄN isim
erkek; adam
  • The man is very tall.Adam çok uzun boylu.
  • That man works at the bank.O adam bankada çalışıyor.
real /ˈriːəl/ RI-ıl sıfat
gerçek; asıl
short /ʃɔːrt/ ŞORT sıfat
kısa
advice /ədˈvaɪs/ ıd-VAYS isim
tavsiye; öneri
age /eɪdʒ/ eyc isim
yaş
  • My sister's age is 30.Kız kardeşimin yaşı 30'dur.
  • He is the same age as me.O benim yaşımda.
green /ɡriːn/ GRIN sıfat
yeşil
world /ˈwɜːrld/ WƏR-lıd isim
dünya
  • The world is very beautiful.Dünya çok güzel.
  • I want to see the whole world one day.Bir gün tüm dünyayı görmek istiyorum.
sound /saʊnd/ SAUND isim
ses
wakes /weɪks/ WEYK-ız fiil woke / woken
uyanır; uyandırır
  • My dog wakes me with loud barking.Köpeğim gürültülü havlayarak beni uyandırır.
  • She always wakes up late on Sunday.Pazar günleri hep geç uyanır.

A2 · Temel 45 kelime

slowly /ˈsloʊli/ SLOU-li zarf
yavaşça
  • He explained the route slowly.Yolu yavaş yavaş tarif etti.
  • The clock ticks slowly at night.Geceleri saat yavaş yavaş tik tak ediyor.
never mind /ˈnɛvɚ maɪnd/ NE-vır maynd kalıp
boş ver; önemli değil
  • Never mind what she said; it doesn't matter.Onun söylediklerini boş ver; önemli değil.
  • Never mind, I will ask somebody else.Boş ver, başkasına sorarım.
suggest /səˈdʒɛst/ sı-CEST fiil
önermek
  • I suggest we leave a bit earlier.Biraz erken çıkmamızı öneriyorum.
  • I would suggest visiting the old town.Eski şehri ziyaret etmeyi önerirdim.
mind /maɪnd/ maynd fiil
sakıncası olmak
  • I do not mind waiting a little.Biraz beklemek benim için sorun değil.
  • I don't mind at all; go ahead.Benim için hiç sorun değil, devam et.
actually /ˈækˌtʃuəli/ EK-çu-ı-li zarf
aslında
  • Actually, I don't think that's a good idea.Aslında, bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum.
  • Actually, we already paid for that.Aslında, bunu zaten ödedik.
anyway /ˈɛniˌweɪ/ E-ni-wey zarf
her neyse
  • Anyway, we should get going now.Her neyse, artık gitmemiz lazım.
  • Anyway, that doesn't really matter much.Her neyse, bu gerçekten çok önemli değil.
at least /æt list/ et list kalıp
en azından
  • At least the weather was good for the trip.En azından gezi için hava güzeldi.
  • At least we had a nice meal at the restaurant.En azından restoranda güzel bir yemek yedik.
sort of /sɔɹt ʌv/ sort av kalıp
bir bakıma; sayılır
  • It is sort of like a small hotel but cheaper.Bir bakıma küçük bir otel gibi ama daha ucuz.
  • The place is sort of nice for a casual dinner.Mekan bir bakıma rahat bir akşam yemeği için güzel.
fair enough /fɛɹ ɪˈnʌf/ fer i-NAF kalıp
mantıklı; tamam öyleyse
  • Fair enough, I'll do it tomorrow instead.Peki, o hâlde yarın yaparım.
  • Fair enough, but you need to tell us sooner.Tamam, ama bize daha erken haber vermen gerekiyor.
make sense /meɪk sɛns/ meyk sens kalıp
mantıklı olmak; anlamı olmak
  • It makes sense now, thank you.Şimdi anlam kazandı, teşekkürler.
  • Everything makes sense once you understand the context.Bağlamı anladığında her şey mantıklı olur.
I'd rather /aɪd ˈɹæðɚ/ ayd RE-thır kalıp
daha çok tercih ederim, şunu yerim
  • I'd rather not talk about it right now.Şu anda bu konuda konuşmamayı tercih ederim.
  • I'd rather go home than stay here.Burada kalmaktansa eve gitmeyi tercih ederim.
catch up /kætʃ ʌp/ keç ap kalıp
günü tutmak; ilişkiyi devam ettirmek
  • I caught up with my friend after years.Yıllar sonra arkadaşımla görüştüm.
  • We need to catch up on the latest news.Son gelişmeleri öğrenmemiz gerekiyor.
keep in touch /kip ɪn tʌtʃ/ kip in taç kalıp
iletişim halinde kalmak
  • We kept in touch after university.Üniversiteden sonra iletişim halinde kaldık.
  • She promised to keep in touch from abroad.Yurt dışındayken iletişimde kalacağına söz verdi.
figure out /ˈfɪɡjɚ aʊt/ FI-gyır aut kalıp
anlamak; çözmek
  • I finally figured out the answer.Sonunda cevabı buldum.
  • We need to figure out the budget first.Önce bütçeyi hesaplamamız gerekiyor.
accept /əkˈsɛpt/ ık-SEPT fiil
kabul etmek; almak
carefully /ˈkɛrfəli/ KER-fı-li zarf
dikkatle; özenle
avoid /əˈvɔɪd/ ı-VOID fiil
kaçınmak; uzak durmak
helpful /ˈhelpfl/ HEL-pful sıfat
yardımcı; faydalı
excellent /ˈeksələnt/ EK-sı-lınt sıfat
mükemmel; harika
immediately /ɪˈmiːdɪətli/ ı-MI-dıt-li zarf
hemen; derhal
daily /ˈdeɪli/ DEY-li sıfat
günlük; her gün
  • I eat breakfast daily.Her gün kahvaltı yapıyorum.
  • He reads a book daily.O, her gün bir kitap okuyor.
loud /laʊd/ LAUD sıfat
gürültülü; sesli
easily /ˈiːzɪli/ I-zı-lı zarf
kolayca; rahatlıkla
  • I can read this book easily.Bu kitabı rahatlıkla okuyabilirim.
  • The baby sleeps easily at night.Bebek gece kolayca uyuyor.
clear /klɪr/ KLIR sıfat
açık; net; temizlemek
serious /ˈsɪriəs/ SIR-ı-ıs sıfat
ciddi; ağır; önemli
clearly /ˈklɪrli/ KLIR-li zarf
açıkça; net bir şekilde
  • She clearly loves her dog.Köpeğini çok sevdiği belli.
  • I can see the mountain clearly today.Bugün dağı net bir şekilde görebiliyorum.
low /loʊ/ LOW sıfat
düşük; alçak
notice /ˈnoʊtɪs/ NOW-tis fiil
fark etmek; görmek
normal /ˈnɔːrml/ NOR-mıl sıfat
normal; sıradan
completely /kəmˈpliːtli/ kım-PLI-tlı zarf
tamamen; tamamıyla
worse /wɜːrs/ WÖS sıfat
daha kötü
  • My stomach is worse now.Midem şimdi daha kötü.
  • The weather is worse today.Hava bugün daha kötü.
option /ˈɑːpʃən/ AP-şın isim
seçenek
wet /wet/ WET sıfat
ıslak
regular /ˈreɡjələr/ REG-yı-lır sıfat
düzenli; normal
expect /ɪkˈspekt/ ik-SPEKT fiil
beklemek; tahmin etmek
  • I expect my friend soon.Arkadaşımı yakında bekliyorum.
  • She does not expect to wait long.O, çok beklemeyeceğini düşünüyor.
whole /hoʊl/ HOUL sıfat
bütün; tamamı
  • I slept the whole night.Bütün gece uyudum.
  • The whole street is very noisy.Bütün sokak çok gürültülü.
enter /ˈɛntər/ EN-tır fiil
girmek; katılmak
suddenly /ˈsʌdənli/ SU-dın-li zarf
aniden; birden
deep /diːp/ DIP sıfat
derin
cause /kɔːz/ KOZ isim
neden; sebep olmak
choice /tʃɔɪs/ ÇOYS isim
seçim; tercih
definitely /ˈdefənətli/ DEF-ı-nıt-li zarf
kesinlikle; muhakkak
  • I definitely want to learn English.İngilizce öğrenmeyi kesinlikle istiyorum.
  • She definitely knows the answer.Cevabı muhakkak biliyor.
necessary /ˈnɛsəseri/ NES-ı-ser-i sıfat
gerekli; zorunlu; kaçınılmaz
comment /ˈkɑːment/ KO-ment isim
yorum; görüş; söylem
  • His comment really hurt my feelings yesterday.Dün yaptığı yorum beni çok incitti.
  • I don't want to hear negative comments from anyone.Kimsenin olumsuz yorumunu duymak istemiyorum.
separate SEP-ırıt (sıfat); SEP-ı-REYT (fiil) isim
ayrı; ayırmak
  • My sister and I have separate rooms.Kız kardeşimin ve benim ayrı odalarımız var.
  • Please separate the good apples from the bad ones.Lütfen iyi elmaları kötü olanlardan ayır.

B1 · Orta 5 kelime

excuse me /ɪksˈkjus mi/ iks-KYUS mi kalıp
affedersiniz; bakar mısınız
  • Excuse me, I need to get off here.Affedersiniz, burada inmem gerekiyor.
  • I said excuse me and passed through.Affedersiniz dedim ve geçtim.
apparently /əˈpɛɹəntli/ ı-PE-rınt-li zarf
görünüşe göre
  • Apparently the shop is closed on Sundays.Görünüşe göre dükkan pazarları kapalı.
  • Apparently they cancelled the event because of the weather.Görünüşe göre hava yüzünden etkinliği iptal ettiler.
to be honest /tu bi ˈɑnəst/ tu bi A-nıst kalıp
açıkçası
  • To be honest, the food was disappointing last time.Açıkçası, geçen sefer yemek hayal kırıklığıydı.
  • To be honest, I don't really like the new place.Açıkçası, yeni yeri çok beğenmiyorum.
hang out /hæŋ aʊt/ heng aut kalıp
vakit geçirmek; dolaşmak
  • We often hang out at the café.Sık sık kafede vakit geçiririz.
  • They like to hang out in the park.Parkta vakit geçirmeyi seviyorlar.
familiar /fəˈmɪljɚ/ fı-MIL-yır sıfat
tanıdık; bilinen; alışık
  • His face looks familiar but I can't remember his name.Yüzü tanıdık görünüyor ama adını hatırlayamıyorum.
  • I'm getting familiar with my new job slowly.Yeni işime yavaş yavaş alışıyorum.